İYİ KIZLAR SEVERKEN
KENDİLERİNİN MAHVOLMASINA
YOL AÇARLAR
Lise öğrencileri okuldan
ayrılıyordu, gürültülü ve şen biçimde. Aynı sınıftan beş kişilik grup asfalt
yolun kenarında sohbet ederek ilerliyordu. Gruptan biri sigara yaktı, diğeri de
istedi, ona da verdi, bir diğeri sakız çıkarıp çiğnemeye başladı. Bir şakalaşma
dönmeye başladı aralarında. Gülcan da onların arasındaydı. İlerden kavga
sesleri geldi. Ne olup bittiğini görmek için koştular.
Kavga edenlerden biri
Yasin, diğeri ise karşı sınıftan Murat’tı. Ağız dalaşı yapıyorlardı. Diğerleri
onları tutuyordu.
“Gücünüzü başka şeylere
harcarsınız” dedi biri, onu umursayan olmadı. Diğerleri de onları
sakinleştirmek istedi. Onların da çabası boşa çıkmıştı. Yandaki apartman
sakinlerinden biri eline odun alıp bağırdı: “Dağılın! Yoksa dayağımı yersiniz.”
Kavganın tarafları kaçmaya başladı.
Murat, iyi şeylerle
anılırdı; ama Yasin tam tersiydi. Yasin Ali kıran baş kesendi. Gülcan Yasin’in
peşinden koştu ve ona yetişti.
Koca sınıfta ona gerçekten
tek değer veren Gülcan’dı. Öğretmenler bile ona acır, onun kayıp biri olduğunu,
sonunun berbat olacağını düşünürdü. Herkes korkardı Yasin’den. Çünkü Yasin
korkusuzdu. Yapılı değildi. Ufak tefek ve zayıftı. Çok kişiyi pataklamıştı.
Namı psikopat olarak yayılmıştı. Ama okul içinde ya da çevresinde kimseyle
kapıştığı görülmemişti. Adı çıkmıştı bir kere. Hiçbir sebeple kimse Yasin’e
ilişmek ya da ona bulaşmak istemezdi. Günün birinde okuldan atılacağına
inanırdı herkes. Birçokları da Yasin’e saygı duyardı. Başları sıkıştığında
Yasin’den yardım alırlardı. Gözü karaydı Yasin’in, kavgaya girerdi gerekirse.
Ama işleri daha çok konuşarak, namıyla çözerdi. Mecbur kalırsa da kavgaya
girer, her seferinde de galip çıkmasını becerirdi.
“Ne oldu aranızda?” diye
sordu Gülcan.
“Arkadaşlardan birine kafa
tutmuş, konuşuyorduk, bağırıp çağırmaya başladı korkunca.”
“Murat’ın babası polis, bu
sana pahalıya patlayabilir. Okuldan da attırabilirler seni.”
“Yok; o kadar değil. Ben
sadece onu uyarıyordum.”
“Bence başkalarının
meselelerini çözme. Senin başın sıkıntıya girer.”
“Olmaz öyle. Çocuk param
yokken kaç kez tost, içecek ısmarladı bana. Yanlış hatırlamıyorsam onun da
amcası sivil polis. Ayrıca ben yaş tahtaya basmam.”
“Bence bir gün bu
zihniyetin yüzünden başına çok kötü şeyler gelecek, bırak bu işleri bence.
Karışma milletin işine. Aksi taktirde berbat bir geleceğin olacak.”
Yasin güldü: “Nerden
biliyorsun?”
“Görünen köy kılavuz
istemez.”
“Başka konu yok mu? Çok
güzel görünüyorsun? Sevgilim olur musun?”
“Geç o işleri. Yılışma!”
“Peki. Bir yerde yanlışlık
varsa müdahale ederim. Etmek zorunda kalırım. Arkadaşım haksızlığa uğramış. Bu
konuyu geçelim.”
“İyi, sen bilirsin. Ben
gidiyorum! Bir daha konuşmam seninle!”
“Dur kız. Gitme. Şaka
yaptım. Senin düşüncelerine değer veriyorum.”
“Leş gibi bira
kokuyorsun?”
“Biraz içtim. Arkadaşlar
ısrar etti.”
“Kaç gündür yoksun
okulda?”
“Babam bir rahatsızlık
geçirdi. Hastanede yanında kalmak zorundayım.”
“İçme.”
“Ne var canım bunda; 2, 3
bira içmişim.”
Yasin’in cep telefonu
çaldı, açıp dinledi. “Tamam, hemen geliyorum, sıkma canını” dedi, karşı tarafa,
telefonu kapattı.
“Gitmem lazım Gülcan.
Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Yasin, hızlı adımlarla
ilerledi.
Aslında Gülcan’ın ona
söyleyecek çok şeyi vardı:
“Güzel ve iyi şeyler yap. Boş
yere tıslama birilerine, haklı olsan bile.
Karşı tarafı rahatsız
etmeden dile getir derdini.
Köpek gibi eşek gibi
çalış. Kertenkele gibi sürün; ama okulu bitir. Üniversiteye gir. Sonra kariyere
başla. Sıkıntı yeni başlıyordur. Askere gideceksin. Evleneceksin. Çocukların
olacak. Şansın varsa. Geliştir, değiştir kendini.” Babası böyle derdi Gülcan’a.
Bu öğütler bir de olaylar,
durumlar esnasında Gülcan’ın aklına gelebilse, gelse bile uygulayamazdı. Yürek
denilen şey kendi öğütlerini yaratırdı ya da tarzını dayatırdı. Gülcan
yüreklenince ağzından çıkanları aklı ve mantığı hiç beğenmezdi.
Yasin, her seferinde
aniden giderdi. Gülcan en esaslı laflarını söyleyecekken bir şeyler olur, araya
başkaları girerdi.
Yasin’in tanıdığı çoktu.
Bir nedenle ya birisi arar telefonla ya da yanına damlardı. Her seferinde o şey
mühim bir mesele olurdu, açıklamazdı Yasin. Gizemli bir ışık ya da bir ufo gibi
çok süratli kaybolurdu.
Gülcan, onu hevesle
çözümlemeye çabalarken, Yasin her seferinde kaçar giderdi kayıplara.
Dayanılmazdı bu. Gülcan onun saçma salak düşüncelerini değiştirebileceğine;
hatta onu doğru yola çekebileceğini düşünürdü. Sonra zırvaladığına kanaat getirirdi.
Su testisi su yolunda kırılırdı. Bir gün onun bir kavgada bıçaklanıp ya da
silahla vurulup öldürüldüğünü duymaktan korkardı.
Babası gerçekten
hastalanmış mıydı? Yasin yalan atıyor olmalıydı. Kim bilir hangi pis işlerle
uğraşıyordu okula gelmediği günler. Bir gün mümkün olursa onu takip edip neler
çevirdiğini öğrenirdi.
Gülcan’ın evi okula
yakındı. Ekmek fırınından çıkan kardeşini fark etti. Onu bekledi.
Salih, ondan bir yaş
küçüktü.
“Ne o? Bugün okula gitmedin
galiba.” diye sordu Gülcan.
“Hastayım.”
“Seni adi numaracı.”
“Senin her gün okula
gitmen daha büyük bir enayilik.”
Gülcan, ona şakadan
vurmaya kalktı, Salih, geri çekilip enseye tokat vurdu. Salih tokatın ayarını
fazla kaçırmıştı. Gülcan çok kızmıştı. Kovalamaca başladı. Salih, evin
bahçesine daldı. Adından Gülcan geldi.
İki katlı bahçeli bir
evleri vardı. Üst katta öğrenci üniversite öğrencisi 3 kız kalıyordu kiracı.
Anne, mutfak penceresini
açıp leğeni uzattı. Leğen balık doluydu.
“Ayıkla şunları, Gülcan.”
Gülcan, balık ayıklama
işini hiç sevmezdi. Kokusu takıntı olurdu onda. Anne de iş öğrensin diye ona
böyle işleri verirdi. “Av köpeğini salarsın ormana, koklar durur ve ilerler.
Kızı salarsın odaya, temizle derler toparlar. Kızda bu huy yoksa onda iş yoktur.
Süs püs, giysi, oje, makyaj vs. lazım olmayacak sana.” derdi annesi, “onlara
düşkün kızları kapı önüne koyar kocaları. Ayrıca onlar iyi koca da bulamazlar.”
Galiba annesi Nisanur
haklıydı; ama bu zamanlarda işine gelmezdi süper meziyetler. Kafasına göre
takılmak, canının istediğini yapmak isterdi. Anne karşı konulmaz bir
trajediydi. Bazen trajikomikti.
Kimde iş olup olmadığını o
nerden bilecekti ki? O bir geleneksel önyargıydı, bir tür puştluktu.
Dalga geçilecek çok
hareket ve hâl vardı onda.
Yarım saat sonra babası
Nurullah işten geldi. Belediyede otobüs şoförüydü.
Balık pişmişti. Yemeğe
oturdular.
Sabah oldu. Hava karlıydı.
Gülcan kahvaltı yapıp okulun yolunu tuttu kardeşiyle. Salih okuldan kankası
arkadaşını almak için yolunu değiştirdi. Ara ara onu alırdı evinden. Okula
onunla gelirdi.
Gülcan, ağaçlarla dolu boş
bir arazinin yanından geçiyordu, burası uzun ot ve dikenlerle kaplıydı.
Arazinin ortasında ahşap döküntü bir ev vardı. Mahallenin erkek çocukları
bahçeden yazın erik çalmaya giderdi. Bir kızın kahkahasını duydu. Huylandı.
İlerleyip baktı. Okuldan bir kız elinde cep telefonu, biriyle konuşuyor, geride
Yasin, elinde bira kutusu.
“Yasin’den adam olmaz!”
diye düşündü, sinir olmuştu kıza, kimdi o? Sevgilisi mi? Kıskançlık hissetti.
Tamam; Yasin’le sevgili boyutunda değildi, Yasin bunun şakasını yapardı. Ama o
kızın sevgilisi olmasına da katlanamıyordu. Böyle hissetmesini çok saçma
bulmuştu. Kızı bir kaşık suda boğabilirdi. Baskın yapar gibi yanlarına
gidecekti. Caydı. Yasin’in bir gözünde tuhaflık vardı. Büyük olasılıkla kavga
etmişti biriyle.
Gülcan, arkadan gelenin
ayak sesini duydu ve başını çevirip baktı. Gelen sınıftan Ayla’ydı. Gülcan, ona
dönüp beklemeye başladı.
Ayla, sınıfın en zeki, en
iyi notlar alan birinci kızıydı, Gülcan ikinciydi. Ayla, duygulara, aşk meşk
ilişkilerine hiç önem vermeyen, çok katı; hatta duygusuz, her zaman aklı
başında, kontrolü asla yitirmeyen Roma döneminden bir heykel gibi bir kızdı.
Hiç gülmezdi. Ama insanları zekası ve aklıyla, bilgisiyle büyülerdi. Öte yandan
hatırı sayılır bir alımlılığı vardı. Ondan hiç haz etmeyen; hatta ondan çok
nefret eden bile onu elde olmadan deliler gibi sevebilirdi. Çünkü ışığı çok
güçlüydü. Ataktı, mücadeleci ruhla doluydu ve başaramayacağı hiçbir şey yoktu.
“Birini mi bekliyorsun?”
dedi Ayla
“Seni.”
“Şuradaki Yasin değil mi?”
“Hani nerde?”
“Bak ağacın altında?”
“Hı, galiba o.”
“Kız ne iş?”
“Ne bileyim.”
“Bu kız onunla takılıyorsa
vay onun hâline. Yasin iti uyuşturucu satıyor.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Nerden biliyorsun?”
“Aramızda kalacağına söz
verirsen söylerim.”
“Söz.”
“Dün Murat’la kavga
etmişti. Duydun mu?”
“Hayır.”
“Yasin uyuşturucu
satıyormuş, Murat bu yüzden ona çatmış.
“Murat yalan atıyor, Yasin
uyuşturucu satmaz.”
“Sanmam. Yalan atan Yasin, babam hasta diyor millete,
okula gelmiyor, babası hasta filan değil. Gezen, sağlıklı adam. Görenler
varmış.”
“E o zaman neden yalan
söylesin ki?”
“Pis işlerini yapıyor,
babam hasta lafı da maskesi.”
“O kadar da kaybolmuş,
namussuz biri değildir.”
“Açık konuşayım; onunla
birkaç kez konuştuğunu gördüm, aklınca ona acıyıp öğüt veriyorsun, kendini
düzeltsin diye. Bence boşuna uğraşıyorsun. Kendi çıkarından başka bir şey
düşünmeyen pisliğin teki o. Satıcı.”
“Yasin o kadar aşağılık
birisi değildir.”
“Öyle; bence gerçeği gör
ve kabullen. “
“Hatırlıyor musun,
matematik öğretmeni derslerden birinde ne demişti; hepinizin matematikten
anlamasına gerek yok, kiminiz simitçi, kiminiz çöpçü, kiminiz doktor, kiminiz
avukat, kiminiz otomobil tamircisi, kiminiz tezgâhtar, kiminiz inşaat işçisi,
kiminiz hademe, mühendis, subay, hemşire, öğretmen olacak. Hanginiz simitçi ya
da köfteci olmak ister? Parmağını kaldırsın dediğinde sınıfta derin bir
sessizlik oldu, kimse parmak kaldırmadı, kaldırırsa vebalı olacaktı sanki, o an
birden Yasin parmağını kaldırdı, ben köfteci olurum, güzel iş demişti.”
“Hatırladım.”
“Köfteciliği seven biri
neden uyuşturucu satsın?”
“Uyuşturucu işinde emek
yok; para çok. Ayrıca valla ben de söyleyenin yalancısıyım. Matematik öğretmeni
o zaman; kiminiz uyuşturucu satıcısı, kiminiz katil, kiminiz gaspçı, kiminiz
tecavüzcü olacak demedi, diyemezdi de. Eh, tabi ona değer verdiğin için toz
kondurmak istemezsin, zor gelir, inanmazsın. İnanamazsın. Onla neden
ilgileniyorsun? Gerçek sebebin ne?”
“Başka ne olsun ki. Onun
kendini kurtarmasını isterim. Ona acıyorum.”
Ayla güldü: “Sen onu
seviyorsuuun?”
“Saçmalama canım! Ne
alakası var.”
“Bence ondan ne köy olur
ne kasaba. Ondan uzak dursan iyi edersin. Yoksa kesin başını bir belaya
bulaştıracak.”
“Ayla, seni severim ama
abuk subuk laflar edip duruyorsun. Sen Yasin hakkında uydurulan dedikodulara
inanıyorsun.”
“Hayır. Sana ıspatlarım!
Yanılan, kandırılan sensin!”
Gülcan güldü: “Peki. Nasıl
yapacaksın bunu?”
“Burada kumrular gibi
konuşacağımıza gidelim. Derse geç kalmayalım. Çıkışta görürsün.”
Akşam olmuştu. Öğrenciler
okuldan dağılıyordu.
Gülcan ve Ayla karşı
sınıftan Nuray’ı arıyorlardı. Otobüs durağında onu buldular. Nuray, kimsenin
bilmediği şeyleri bilirdi, çevresi ve arkadaşı çoktu, en çok erkek arkadaşı olan
kızdı. Erkeklerle daha iyi anlaşırdı. Heyecanı, serüveni, şamatayı ve grup olup
bir takım işler yapmayı seven renkli, cıvıl cıvıl bir kızdı.
Ayla, ona Yasin’in
oturduğu yer sordu. Nuray bilmiyordu. Ama kesin olarak bilen bir dostu vardı.
Nuray, bir işin kokusunu almıştı.
“Size yardımcı olurum; ama
neden öğrenmek istediğinizi bana açıklayın.”
Ayla, çeşitli yalanlar
uydurdu; ama Nuray yemedi. Ayla, sonunda ona gerçeği açıkladı.
Nuray dedi ki: “Sizinle
gelmemi kabul ederseniz size istediğiniz bilgiyi veririm.”
Kabul ettiler.
Nuray, cep telefonunu açıp
bir görüşme yaptı. Yasin’in oturduğu yeri öğrendi.
Otobüse bindiler. Yanlış
durakta inince üçü de başka bir havaya girdi ve sinirler girildi. Duraktan,
buradan kurtulmak için beklemeye başladılar. Zaman ilerliyor, bekledikleri
otobüs bir türlü gelmiyordu. Sinirler gerilmiş, soğukta beklemekten
üşümüşlerdi. Nuray, bisküvi ve içecek almak için aniden koşarak gitti karşıdaki
markete. Bu durum diğer ikisini çok kızdırmıştı. Bekledikleri otobüs ya
gelseydi? Nuray, gelir gelmez onu sıkıştırmaya, hırpalamaya başladılar.
“Rahat olun kızlar. Rahat.
Delirmiş gibisiniz. Bu işi halledeceğiz! Ne yapalım, bineceğimiz otobüsü
karıştırdım. Kusura bakmayın; ama siz ikiniz pazara alışverişe çıkmış gelin
kaynana gibisiniz. Bana kötü görümce muamelesi yapıyorsunuz. O kadar
gülünçsünüz ki. Bu pisliğe sizi ben bulaştırmadım bir kere. Siz bana geldiniz!”
Onlar tartışırken otobüs
geldi, bindiler. Tartışma otobüste de devam ediyordu daha yumuşak biçimde ama.
“Siz ne sanıyordunuz bu
işi? Pazara bir kilo domates alacak gibi basit ve net olacağını mı sandınız? Bu
karmaşık bir iş.”
Otobüsten indiler uzun bir
yolculuğun sonunda.
Kaldırımı bozuk, ve burası
berbat bir yerdi. Yolun asfaltı bozuk ve çukurlarla dolu. Yoldan geçen araçlar
su sıçratıyor. Yoğun berbat bir duman kokusu, gözleri ve genzi yakıyor. Kısa
süre sonra anladılar ki burası şehrin en berbat bölgesiydi. Yoldan geçip giden
adamlar pis bakıyordu. Gelip geçen araçtakiler korna çalıyordu. Burası hiç
tekin görünmüyordu. Vakit epey ilerlemiş, karanlık çökmüştü. Gülcan ve Ayla
geri dönmek istedi; ama Nuray karşı çıktı: “Buraya kadar gelmişken geri
dönemeyiz!”
Gülcan ve Ayla’yı bir
korku sarmıştı, bataklık gibi bir yere düşmüşlerdi. Ama Nuray tam tersiydi.
Polisiye filmlerdeki dedektif gibi hissediyordu kendini. Neşesi vardı, gülüp
bir şeyler anlatıyordu. Diğer ikisi de arkadan esir gibi ilerliyordu.
Nuray dedi ki: “Bana
güvenin, burada kardeşimden çok sevdiğim bir arkadaşım var, onun evine
götürüyorum sizi. O bize yardım eder.”
Gülcan ve Ayla için şimdi
en önemli şey buradan kurtulup sağ salim eve dönebilmekti. Ama ok bir kez
yaydan çıkmıştı. Nuray, onları yatıştırıp rahatlatıyordu. Üç kız ilk defa
birbirine bu denli yakınlaşıyordu.
Yasin, iyi biri miydi, yalanları
var mıydı, uyuşturucu satar mıydı; bunun önemi yoktu artık Gülcan ve Ayla için,
kendi dertlerine düşmüşlerdi. Ama bu yakınlaşma üçünün de hoşuna gitmişti. En
zor durumlarda yanımızda olanlarla bağımız güçlüdür ve onları çok severiz.
İlerlerken birisi neden kötülük yapar diye sohbete başladılar. Doğuştan mı,
çevreden mi, neden? Herkes kafasına uyanı söyledi. Sonra aşk üstüne sohbet
başladı ve gelişti. Nuray, aşkın insanın iyiliğine hizmet etmediğini, yangın
çıkarmaya benzediğini söyledi. Aşk yangınında her şey yanıp kül oluyor, elde
avuçta hiçbir şey kalmıyordu. Çünkü bir kere yaşamıştı bunu. O da uzaktan
platonik sevdiği birisiydi. Sonra bir arkadaşından duyduğu liseli bir kızın
hikayesini anlatmaya başladı. Kız ilişkisi için çok şeyi göze alıyor, çok çaba
veriyor, çok acı çektiği hâlde sevdiği çocuğu bırakmıyor, kim ne derse desin
umursamıyor, ailesi de çocuğu istemiyor, çocuğun ters, hoş olmayan hareketleri
var, tembel, saygısız, okulda gözü yok, bencil, çıkarcı, bundan sana koca olmaz
diyorlar, umursamıyor, beni çok seviyor, düzelir diyor, ben ona yardım ederim
diyor filan. Kafası çalışan bir kız, üniversiteye gidecekmiş, sevgilisi
kafasına giriyor ve kız tutup okulu bırakıyor, bir iş bulup çalışıyor, parayı
da çocuğa yediriyor. Sonra bir gün sevgilisini kızın biriyle yakalıyor arabada.
Yıkılıyor tabi. Bir yılı boşa gitmiş, hayali bitmiş filan. İyi kızlar severken
kendilerinin mahvolmasına yol açar demiş annesi, gördüklerini anlatınca.
Sevinmiş; en kötüsü onunla kaçıp hamile kalması olurmuş. Öyle durumlarda
olabiliyor.”
Ayla Gülcan’a imalı
biçimde baktı.
“Ne baktın öyle, ne var?”
“Yasin adam olmaz. Kendine
kötülük edersin.”
“Onunla o anlamda işim
olmaz.”
“Bırak ya, geçimsiz ve
kavgacı biri için yüreğini boşa yoruyorsun.”
Gülcan, arkasına baktı:
“Ay! Şu adam bizi takip ediyor.”
Nuray, güldü.
Nuray, yine bir şeyler
anlatmaya başladı. Ara ara şakalar yapıyordu: “Sizi çalışma kampına
götürüyorum. 20 sene kazma kürekle çalışacaksınız.” Kendi diyor, kendi gülüyor.
Sonra dedi ki: “Biri neden kötülükler yapıp durur? Aklıma babamın dediği bir
söz geldi: Çocukken alnınıza konmamış bir
öpücüğün yerini hiçbir bilgi dolduramıyor. Sanırım Yasin bu eksiklik yüzünden
kavgalara, yanlışlıklara bulaşıyor. Bilmiyorum. Ailesini, yaşadığı şartları hiç
bilmiyorum.”
Kar yağmaya başlamıştı.
Nuray, ilerdeki evi işaret etti. Siz burada bekleyin. Ben arkadaşı alıp
geleceğim.”
Ama beklemediler, yarış
başladı gülüşerek.
Tek katlı sıvasız evin
avlusuna girdi, girmesiyle çığlıklarla çıkması bir oldu, evin iri köpeği
saldırmıştı. Gülcan, korkuyla en yakındaki elektrik direğine tırmandı, Ayla ise
ne yapacağını bilemedi; ama park hâlindeki kamyonetin kasasına çıkmayı başardı.
En sondaki Nuray ise çığlık atıp imdat diyerek koşuyordu yolda. Evlerden birinden
bir kadın çıktı ve tanıdığı köpeği kışlayıp yerine geçmesi için çabaladı. Nuray,
o kadar korkmasına rağmen ağlamamıştı, gülüyordu. Nuray, arkadaşını aradığını
söyledi. Kadın onun bir ay önce taşındığını anlattı. Nuray, Yasin’i sordu,
kadın onu tanıyordu, yolun sonundaki tek katlı evde oturuyordu. Ama Yasin şimdi
evde olmazdı.
Gülcan ve Ayla geldi.
Tezden burayı terk etmelerini söyledi kadın, “burası sizin için güvenli değil.”
Ayla ve Gülcan geldi.
“Ev şurada, gidip gözlem
yapalım.”
“Geç oldu, bu işi
bırakalım.” dedi Ayla. Gülcan da bunu destekledi. Artık yeterdi. Çok meraklıysa
kendi bakıp gelsindi.
Nuray da tek başına
gitmeye korktu.
Durakta otobüs
bekliyorlardı.
Nuray, acıktığını söyleyip
duruyor, aklınca şamata yapıyordu, “müthiş bir deneyim yaşadık. Kardayız
kızlar. Soğuğun ve korkunun çarptığı suratlarınızla daha bir çekici olduğunuz
farkında mısınız?” Evde neler yiyeceğini ballandırarak anlatıyordu: “Köfte
olacak, kesinlikle köfte. Üşenmeyip yapmazsam namerdim. Kimseye de
vermeyeceğim.”
Yolda dört tekerli itmeli
araba göründü, bu bir köfteciydi, araba durdu, biri köfte istiyordu.
Nuray, harekete geçti.
Diğerleri de onu durdurdu.
“O Yasin değil mi,
müşteriyle yarım ekmek köfteyi veren?” dedi Gülcan.
“Ay, evet, o!” dedi Ayla.
“Senin ağzına sıçayım Ayla!”
dedi Gülcan, orospunun tekisin sen!”
“Babam hasta ayağına okula
gelmeyip köfte satıp evini geçindiriyor demek ki. Karakterli olduğu açık. Değil
mi Ayla?”
“Yanılmışım. Kusura bakma;
aşkım!”
“Bunu bana değil; ona
söylemen lazım. Öyle sayalım.”
“Peki. Ama bu işi
yaptığını neden saklıyor? Herhalde üstünde acıyan bakışları görmek istemediği
için. Her neyse. Nuray, koş bize de köfte al. Para çıkarıp verdiler. Geride
saklanıp beklemeye başladılar. Nuray, poşette yarım ekmek arası üç köfteyle
geldi.
“Babası üşütmüş, evde
yatıyor, o düzelene kadar işi yapacakmış.
Dün hastaneden getirmiş
babasını.”
“Güzel!” dedi Gülcan, “çok
lezzetli köftesi varmış!” Diğerleri de bunu onayladı.
Gülcan, söze devam etti:
“Yasin’i köfte satarken suçüstü yakaladık. Şu kavgacı Yasin’e bak. Bayağı
becerikliymiş. Annemden güzel köfte pişirmiş. Annem ki yeryüzünde ondan iyi
köfte pişiren olduğuna inanmazdım. Çocuğun elinin lezzeti varmış. Yumrukları da
pek sağlamdır o zaman, dayağını yiyene sormak lazım.” Gülüştüler. Nuray dedi
ki: “Bizim mahallede Mustafa abi vardı. Cezaevine
birkaç kez girip çıkmış kavga yüzünden. Asabiydi, haksızlığa ya da yanlışlığa
karşı susmaz, efelenirdi. Korkusuz tarafı güçlüydü. Mert, iyi biriydi oysa.
Mahallede bir kızı sevdi. Evlendiler. Hayatı çok güzelleşip iyileşmiş. Öyle
diyormuş sevdiklerine. Karısı hamileydi. Bir gün iş yerinin aracıyla trafikte
yol verme yüzünden fırlamış araçtan; ama yanına odunu da almış, o sinirle
gitmiş adamın üstüne ve adam bunu kalbinden bıçaklamış. Bebeğini göremeden hiç
uğruna ölüp gitti. Ondan yaşça küçük, ona abim diyen kuşçu bir arkadaşım o
yoğun bakımda yatarken beklemiş durmuş, dua ederek. Ona bir gün önce şöyle
demiş: Yeni bir Arap aldım (taklacı güvercin) ondan umudum var. Çok sevdim bu
kuşu. Bebek için de giysiler ve beşik aldım. Büyüyünce artık oğlum uçurur güvercinleri…
her şey güzel oluyor giderek, oğlum da doğunca hayatım çok güzel olacak… İşte
böyle. Bizim okuldan mezun olan bütün öğrencilerin parlak bir kaderi
olmayacağını, bazılarının da böyle ya da buna benzer bir sona sürükleneceğine
inanıyorum. Umarım Yasin’in sonu da böyle olmaz. Ne kadar düzgün yaşarsan yaşa
belanın sana gelmesini engelleyemezsin, gelirse gelir.”
Otobüs
gelmişti. Kızlar otobüse bindi keyifle. İçleri çok rahat ve huzurluydu.
Pc masaüstünde
bazı metinlere tıkladım öfkeyle. Açılanlardan birisi bu öyküydü, çok eski,
unutmuşum, okuyunca bunu ben mi yazdım diye düşündüm, güldüm, çok sevdim bunu.
Şu karısı
hamile olan kuşçu adam, trafikte öldürülen, gerçek bu. Tıpkı yazdığım gibi.
İSA KANTARCI
Yorumlar
Yorum Gönder